Benim Kalemimden...

ÇİL HOROZ

 

 

                                              Ç İ L   H O R O Z

 

                   Zamanın birinde bilgin ve hatip bir vaiz yeni yerleştiği bir kasabada halka sosyal problemleri ve insani davranışları konu  alarak konuşmak ister. Ama daha önceleri  iyi yetişmemiş  imamlar tarafından masal varı  sözler dinleyen cemaat da eğitimde geri olduğu için,derin ve düşünce isteyen konulardan sıkılır.Daha konuya  

         Girer girmez ya fiskos konuşmaya veya birer ikişer dağılmaya başlarlar. Bu vaziyete çok canı sıkılan imam bir gün kan davası ve kadının ilim sahibi  olmasının cemiyetin temelindeki yerini açıklamak için iki ağır meseleye temas etmek isterken aynı itirazlı ve sıkıldıklarını belli eden kıpırdanışlara üzülerek bakar.Sonra birden hatırına yeni bir şey gelmiş gibi sesini yükselterek derki;

                     -  Ey cemaat şu kıssadaki fikrinizi söylemenizi istiyorum beni dinleyiniz;

          Adamcağızın birinin çok güzel bir çil horozu varmış. Çil horoz bir gün hastalanmış,başı iyice önüne düşmüş. Hayvana çok acıyan sahibi onu pek fakir olan komşusuna götürüp:

                     -  Al bunu ölmeden evvel kes de ye! Ben kıyamayacağım. Çok üzgünüm;

         diye vermiş. Fakir horozu memnuniyetle almış.Fakat kesip yememiş. Bir kenara bırakmış, hayvan ölmeyip günden güne iyi olmuş. Horozun sahibi :

                     - Onu derhal geri ver, horoz benim demiş…Öbürü de :

                     -Hayır horoz benim , sen bana onu kes diye verdin; Farz et ki kestim ,demiş. Nihayet kavga iyice büyümüş.

          Vaiz sözünü burada birden bire kesiverince cemaat:

                      - Peki horoz kimde kalmış ? diye neticeyi merakla beklemiş.Cemaatin bir kısmı sahibinindir, bir kısmı da öbürünündür diyerek bir tartışmadır gitmiş. Gürültü iyice yükselince vaiz sert bir sesle:

                       - Ey cemaat ne kadar kötü alışmışsınız.Kendinize ait gerçek davaları tartışıp hakikate erişmek yerine,bir horozun davasını uzatıp gidiyorsunuz. Kendi kendinize bir horoz kadar değer vermediğinizin farkında değilsiniz. Benim ilk vazifem size sizi tanıtıp hakikatlerin üzerine eğilmeye alıştırmak olsun  der…

                        Hz. Peygamberimizin yüz ellibin kadar sahabenin karşısında  Veda

          Haccında  irat ettiği hutbe insanlık tarihinin en muhteşem nutku dur. Hadis kitaplarının muhtelif fasıllarına dağıtılan bu hutbe yüksek ahlaki  ve pratik fikirlerle dolu olduğu kadar toplumu birlik ve beraberliğe götürecek, ilmi bir ruh aşılayacak emirleri ihtiva etmektedir. Sadece bu hutbenin fasıl fasıl camilerde konu olarak ele alınması bile aylarca sürer.

                         Kur’anı Kerimdeki sosyal bahisler ise başlı başına bir deryadır. Bütün bunlar dururken ,çoğunluk vaizlerin lüzumsuz vakit alan konulara temas ettiği,filan Cennette, filan cehenneme diye kalıplaşmış geleneklerden bahis etmeleri halkı bir nevi oyalamaktır.

          Bütün dünyada  diyanet işlerinin hükümete ve ana davalara kuvvetli bir destek olduğu asırların tecrübeleriyle sabittir.

                            Batının mini eteğini,cazını sazını taklitte mahir olduğumuz kadar,sosyal kalkınmalarını da  taklit edebilseydik kilisenin ve halkın kiliseye olan zaafının hükümete müspet yolda nasıl destek olduğunu da görebilirdik.

                             Çalışma, gençliğin sorunları, ilim,ahlak,temizlik, tevazu, medeniyette geri kalmışlığımızın sebepleri ve bunlar misali memleket ve vatandaş problemlerinin mana alemindeki değerini belirten konuşmalar yerine,halkı masal dinlemeye alıştıranlar, tembelliği ve uykuyu aşılamak vebalini yüklenirler.

                             Bu gün Hz Musa’nın  denizi yarıp nasıl geçtiğini  ilk okul çağındaki bir çocuk da anlatır. Ama gerçek bilgin ,bu kıssayı naklederken insan haklarına hürmet, hak yolunu tutmanın mücadeledeki yerini açıklayıp kıssadan hakikat ışığına geçer. Onun için vaiz bilgin olmazsa söyledikleri cemaat dağılırken dağılır.

                              Eğitimde geri kalmış köy ve kasabalarda ise bu durum daha da mühimdir. Halk bir defa çil horozun masalını dinlemeye alışınca bir daha zihnini yoracak gerçek davalara inemez.

                              Hatip kürsüden indiğinde dinleyenler geçici bir heyecana kapılmış

          olarak< amada güzel konuştu >demişlerse konuşma başarılı değildir. Ama halk artık bir şeyler yapmalıyım,kendime gelmeliyim,hakikati görmeliyim diye düşünüyorsa konuşma başarılıdır. Halkın vaktini asılsız lafla almanın maddi ve manevi vebalini bilenler ve sözlerini ilahi hoşnutluğa göre düzenleyenler için bu gerçekten mühimdir…

                                 

                                                         Salih BOZACIOĞLU

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ÇİĞİL GÜVERCİNLERİ

    ÇİĞİL GÜVERCİNLERİ

 

 

                               İran’da  Safeviler soyundan gelen Haydar bey tarihteki meşhur Uzun Hasan’ın kızı  Alam şah ile evlenir.Gelin alayının hazırlıkları devam edip,şehrin güzel kızları gergeflerde çeyiz eşyalarını işlerken, Alem şahın içine yeni gireceği hayatın endişeleri gölge gölge düşer. Bir gün Türkistan’ın güzelleri ile meşhur  Çiğil bölgesinden gelme,pek okumuş bir kadın olan dadısına derki;

                             - işittim ki nişanlım Haydar bey ziyade av meraklısı imiş. Sarayda bu yüzden annesini görmediği aylar olurmuş. Doğrusu eğer böyle yapar,beni yabancı ülkelerde yalnız ve ilgisiz bırakırsa ,bende babama bildirip onu rezil eder,üstelik kaçar gelirim.

                               Dadısı güzelliği  dile gelmiş,ince uzun endamlı,esmer koyu yeşil gözlü bu alımlı kıza derin derin bakarak ,

                            - Sultanım doğrusu bu düşüncenize ne diyeceğimi bilemiyorum. Ama memleketimin çok içli bir masalı vardır. Onu size anlatayım da kıssadan hisse çıkarın der…

                            < Evvel zaman içinde, dünyanın en güzel kadınlarını bağrında yetiştirmekle meşhur memleketim Çiğil de Seyide adında bir güzel yaşar. Şairler onun üzerine mısralar yazarlar,arzuları olanlar yüzüne bakarak dilek dilerler. Seyide ise kendinden yaşlı kocası ve iki çocuğu ile,bütün bu aşırı iltifatlara yüz çevirip,mütevazı bir şekilde evinde sessiz sedasız yaşar. Kocası yüzlerce güvercin besler.Bu merakını o kadar ileri götürür ki, kuşlarını gece de kontrol edebilmek için, uykusunu bölüp,yuvalarına gider. Yemleri, suları,kuluçka mevsimleri,yuvalarının temizlenmesi derken Seyidi’nin evdeki mevcudiyetini bile unutur.

Bir gün bu güzel kadına uzak ülkelerde bulunan annesi misafir gelir.Kızının hayatını yakından izler. Kendince verdiği hükümlerin doğru olup olmadığını kesin olarak öğrenmek için, ona mesut olup olmadığını sorarak iyice sıkıştırır.

                                 Seyide pek müşkül durumda kalır. Kocasının ilgisiz olduğunu söylemekten ve onu şikayet etmekten öylesine utanır ki, ne cevap vereceğini şaşırır.

O gece aile  sırlarının ortaya çıkmaması ve çocuklarının babasının kötü bir zan  altında kalmaması için annesinin bir an önce evine dönmesi için dua eder.

Hayatının ıstırabını ortaya  çıkaracak,aile sırlarını aleniye dökecek bir mücadelenin açılmaması için uzun uzun Allaha yalvarır. Acılarını utançtan ve sorumluluk  duygusundan içine gömerek, sabırla anlayışla halletmek için kendisine kuvvet vermesini diler. Ama  böylece nal ve çivi arasında ezilen ruhu öylesine süzülür ki saf billurlar gibi olur.

 Uyuduğu zaman kirpiklerinin etrafından sızan göz yaşlarını  melekler kalp mabedine kandil yapmak için usulca toplarlar.

                                   Ertesi gün güneş doğmadan uyanan kocası bütün yuvadaki güvercinlerin uçtuğunu hayretle görür. Bunlar şehrin her tarafına birer güzel kız olarak yayılırlar. Ondan sonra güzel kadınlara Çiğil güvercini gibi denmesi adet olur.

Hadiseye şaşıran  Seyide tepede oturan ihtiyar bir münzeviye gider, olanları anlatır, İhtiyar ona der ki:

                                    - Evet bir kadının aile sırlarını, kocasının zaaflarını etrafa yaymadan düzene koymak için ıstırap çekerek  sessizce mücadele etmesi, ilahi alemde öyle yücedir ki, gerekirse bir gecede onun hayatına ortak olan güvercinleri azat eder.

                                      Ondan sonra  Çiğil  güzelleri dünyada sadece endamları, pürüzsüz ciltleri, derin bakışları ile değil , bir kadının en büyük ziyneti olan utanmaları, sabırları ve itaatleri ile tanınırlar…

 

 

 

                                                                                               Salih  BOZACIOĞLU

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BİR BABANIN HİMMETİ

                                    B İ R B A B A N I N I N  H İ M M E T İ

       

 

                       Bağdat’ta yaşayan Rufa i büyüklerinden Hasan dede ,talebeleri arasına bir türlü katılmayan oğlunun avare  avare yaşayıp her saat her dakika dünyadan kam almak arzusunu bir türlü yenemez.

Bir gün başını elleri arasına alarak;

                     -Ya Rap, der; bıçakları emrime alıp kesmez,demiri batmaz hale getirdiğim halde ,şu oğlumun kalbine himmetimi ulaştırıp ona çalışma ve okuma zevkini veremedim… Yoksa, bir insan kazanmak uğruna yaptığım mücadelede şefkatimin büyüklüğünü,sabrımın derinliğini ölçmek için mi beni sınarsın? Diye acı acı iç çeker.

                       Diğer taraftan oğlu azıttıkça azıtır. Hayata karşı hırsı arttıkça çılgınlığı hudutsuzlaşır.Bir gün kendisine Ab-ı hayatı bulup içenin ebediyen yaşayacağını, bunun

Hint’te ,Yemen de belki de mısır da olabileceğini söyledikleri zaman, onu aramayı kafasına koyar. Yolculuk için lazım olan parayı temin etmek için de pek kötü bir plan hazırlar. Bir gün ,babamı Fırat ta kayık la gezmeye çıkarır,açılınca da kayığı batırırım.İhtiyardır kalbi tutar, sahile kadar yüzmeye dayanamaz. Böylece de bana kalan evini bahçesini satar yola çıkarım der.

                        Günlerden bir gün; < Gel baba sıkılmış görünüyorsun ,seni Fırat ta şöyle bir kayıkla gezdireyim> diye yanına sokulur. Hasan dede de oğlu ili baş başa kalıp ona nasihat etmek fırsatı aradığı için hemen kabul eder. Kıyıdan biraz açılınca hayırsız evlat

Gözlerini bir an,babasına diker. Vücudunu tuhaf bir ürperti kaplar.Ama yinede kararından dönmez.

                          Babası ışıklı gönlü ile her şeyi anlamış gibi bakışlarıyla oğlunu derin derin süzerek mukabele eder ve birden bire:

– kimse vaktinden evvel ölmez oğlum der.

Delikanlı, ilmin derinliklerini gayp aleminin sır perdelerine açılacağını bilmediğinden,bu sözleri tesadüf e bağlayarak ;

–Elbette öyle baba, diye alaylı alaylı cevap verir.

Sonrada kararını tatbik için biraz daha küreklere asılırken, birden kara bulutlardan yağmur yağmaya başlar.Kendi kendine < bu yağmurun başlaması da ne iyi kayığın afattan battığına milleti inandırmam kolay olacak> diye düşünmeye başladığı an

Yakınlarına düşen bir yıldırım teknelerini alt üst eder. Baba,teknenin yarısını bölüp alan

Ve oğlunu baygın hale getiren hadisenin tesirinden hemen kurtularak oğlunu sırtına

Alır ve yüze yüze sahile kadar getirir. Aradan uzun bir zaman geçer çocuk iyileşir. İçini

derin bir utanma, vicdan azabı kaplar. Babasının istediğinden de fazla itaat gösterir.

Ama her yüzünü görüşte onu nasıl ve neden öldürmek istediğini ayıplayan ifadesini sezer. 

                           Nihayet bu acıya dayanamayarak, bir gün gizlice evden başını alıp

Çıkıp gitmek ister.Kapıya geldiği zaman babası karşısına çıkarak:

- Dur oğlum der, biliyorum benden kaçıyorsun; ama kendi kendinden kaçabilecek misin? Delikanlı hayretle:

- Demek biliyordun, kayıkta son dakikaya kadar ne düşündüğümü, her şeyi biliyor muydun?

- Evet

- O halde şimdi içim de belki bilmiyordur diye bir şüphe de kalmadı; bırak beni başımı alıp gideyim baba.

İhtiyar , bu konuşmalardan sonra elini onun omzuna sevgi ile koyarak:

- Hayır gitme, seni af ettim.Çünkü; benim şefkatim senin kabahatinden büyük ve üstündür.Çünkü; aradığın Ab-ı hayatı bura da bende bulabileceğine inanıyorum der.

Delikanlı heyecanla;

- Sen bulup içtin mi baba? diye sorunca da;

- Evet oğlum, bu gerçek ilimdir ki insan ona erişince Allah ile hemhal olur.(ben) sıfatı kalkar, her şey  sen de toplanır.Kal burada evladım, ilmi öğren ve gerçek insan ol ki,

sevgin ve şefkatin  kinlerinden ve kötü düşüncelerinden arınıp daha yüce makama erişsin..

 

 

                                                                                     SALİH BOZACIOĞLU

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KINALI KÖY

                                                        KINALI KÖY

 

 

                    Yıllarca önce Abdullah adında fakir bir  deve sürücüsü, tüm gayretine rağmen bir türlü geçimini düzeltemez.. Çok haşin ve merhametsiz olan karısı mütemadiyen ondan kudretinin haricinde öte beri ister durur.

Zavallı Abdullah günlerce aç susuz kalarak kendine yeni bir iş arar durur. Bazen yakala-

yabildiği av hayvanlarının etini yiyerek, açlığa karşı direnir. Fakat ne yaparsa yapsın karısının ve çocuğunun günlük nafakasından fazlasını çıkaramaz. Bir gün yine yorgun

eve dönünce karısı hiddetle üzerine yürür.

‘Bak’ der < ben sadece ekmek parası değil, daha çok para bekliyordum,elime kına alacaktım, biliyorsun komşunun düğünü var.> Zavallı adam hiç sesini çıkarmaz mahzun

önüne bakar. Kadın onu daha çok tahrik etmek için,üç dört yaşlarındaki  küçük kızını iyice doldurarak yollar. Varlıktan yokluktan habersiz çocuk,başını elleri arasına almış,

düşünen babasının yanına gider, gözleri yaşlı.

                - Baba der, komşuda düğün var. Bütün kızlar ellerine kına yaktı,parmaklarına yüzükler taktı, ben de isterim.

                –Baba Abdullah derin bir teessürle başını kaldırır, o an biraz ileride duran inek

mayısı gözlerine ilişir,çocuğunu avutacağı zannı ile:  

                – Git kızım biraz bez getir , bende senin eline kına koyayım der. Sonrada çocuğun küçücük parmaklarına mayıs kınayı sürer. Yalnız kalınca ellerini açarak:

                – Allahım, der, kendi isteklerim için değil ama sevdiklerimin isteklerini yapamadığım için ne kadar üzülüyorum biliyorsun.. Bu sözlerle göz yaşları  damla

 damla toprağa akar.

Baba Abdullah ertesi gün çocuğun ellerinin kına gibi tutup renklendiğini,göz yaşlarının döküldüğü yerde de bir kına ağacının çıktığını hayretle görür.

                Köyün ileri gelenleri toplanırlar, içlerinden bilge bir kişi;

              – Evet ,der, bir babanın çocuklarına ve ailesine karşı acze düştüğü ve onlar tarafından anlaşılamadığı zaman,duyduğu teessür, Allahın indinde bütün günahlarının

affına ve rahmet kapılarının açılmasına sebep olabilir.

                Köylüler,kına ağacını uzun yıllar kutsal bir emanet gibi muhafaza edip,hikayeyi kocasına karşı anlayışsız ve zulmedici olmaması için, gelin giden kızlarına anlatırlar..

                Hiç kimsenin hayatı tek bir çizgi üzerinde gitmez.İyi ve kötü, kazançlı ve dar

günler hep insanlar içindir.

Bir kadının kocasının yok günlerinde anlayışlı olması, onu çalışması ile desteklemesi de gerçek bir ibadettir. Bunun aksine hareket kocasını kötü yollara ve haram kapılarına

doğru iter.

Aile sorumluluğu tek başına değildir.Erkekler teessürlerini kadınlar gibi açıklayamazlar.

Gözyaşları daima içlerine akar.Bir babanın çocuklarının ve ailesinin isteklerini yapamayacak duruma düştüğü zamanki ıstırabını hiçbir zaman tasavvur edemezsiniz.

Bu acı,her zaman kına ağacı değil bazen de bir mezar taşı başına dikilen selvi ağacı olur.

  

 

                                                                              Salih BOZACIOĞLU

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Damlaların Dili

                                         D A M L A L A R  I N    D İ L İ

 

 

 

                                İnsan damların dilini bildiğince insandır. Bir atın pisliğe basarak atlas kaftana sıçrattığı damla ile,gül dalında birikmiş bir çiğ damlası ne karar ayrıdırlar. Biri güneşin ışığında gök yüzüne çıkar, biri sultanın kaftanına da sıçrasa kaftanla beraber kirliye atılmasına sebep olur. Bu yüzden damlaların dilini iyi bilmek gerekir.

                               Hakikaten insan damlaların dilini bildiğince insandır. Memleket aşkı ,

Vazife aşkı,sanat aşkı,insanlık aşkı gibi deryaya dökülen büyük nehirler yanında ,küçük nehirler olan cinsel aşklar da vardır.

                               Dünyada çeşitli damlalar vardır. Göz yaşı damlası ,yağ damlası,ter damlası,mis damlası.Bunlar da ,manada sayısız sayısız damlalara bölünürler.Yağ damlası kızgın yağdan olur,çiçeklerin özünden olur, azap çeken insanın yüreğinin yağından olur.

Her biri bir başka mana ifade eder.

                                Ter damlaları da  çeşit çeşittir. Hırsızın bir kilidi açmak için döktüğü

damlalar, imtihan verenin,ıstırap çekenin,alimin,cahilin, yük taşıyanın,cana kast edenin,

can çekişenin ter damlaları,maddede hep aynı gibi görünürlerse de ,manada ne kadar ayrı dilden dökülürler.

                                Kan damlalarının lisanı,beden ilminin eserlerine konu olmuştur.

Katilin bıçağından damlayan damlalar, hastalıklardan ve yaralardan olan damlalar ne kadar ayrı alemlerin dilini konuşurlar. Her damla kan, taşıdığı manaya göre kutlu veya mundar olur.

                                 Yağmur damlaları latif sıfatını da , kahir sıfatını da temsil ederler.

Ruhları yıkayan yağmur damlaları,insanlık alemine olan sevgidir. Sevgide yüksek beldelerden müjde rüzgarları gibidir. Kahir sıfatını taşıyan damlalar,Nuh kavmine ait olan ayetlerde açıklanmıştır ki tufanı haber veren kara bulutlar gibidir.

                                 Hele göz yaşı damlalarının dili,yer yüzündeki çeşitli dillerden daha çok sayıdadır. Hilekarların ve hakikat ehli olanların göz yaşları ne kadar ayrıdır. Tıpkı  Nil  damlalarının Firavun’a kan,Hz.Musa’ya billur kesildiğine benzer. Hz. Peygamberimizin tüm insanlık alemi için döktüğü göz yaşı damlaları bambaşka bir dilden konuşur.

                                İnsan bilgide derinleştikçe damlaların dilini daha iyi anlar.Deryadan bir damla olan mecazi aşk her şeyi birde toplamaya ilk adımı attırır. Ruh bir sevgili uğruna varından, yoğundan geçmek kabiliyeti ile tanışır. Tıpkı gönülde bir mabet yapıp ,bütün güzel sıfatları orada toplamak gibi…

 

 

                                                                       Salih BOZACIOĞLU      

 

 

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YENİDEN DOĞUŞ

                             Y E N İ D E N  D O Ğ U Ş

 

 

 

                       Leopar ,Güney Afrika da ve Asya da yaşayan yırtıcı bir hayvandır.Sarı üzerine parlak

Siyah benekli postu çok makbuldür.Bir de Kırgızistan bölgesinde,bilhassa ışık gölü etrafında yaşayan

Ve nesilleri gittikçe azalmakta olan kar Leoparları vardır.

Kar leoparlarını yakalamak için avcılar iyi bir eğitime tabi tutulurlar.Hayvanın atlayışı,kurnazca hücum edişi,saklanmayı ve gözetlemeyi bilişi, yavrularına son derece düşkün olan karakterini bilmeden hareket eden avcılar feci akıbetle karşılaşırlar.

                      Zamanın birinde, kar leoparlarının bulunduğu Kırgızistan da nehir kıyısında küçük bir

Kasabada yaşayan Baturhan adında genç bir adam,İhtiyar ve iyileşmez yaraları olan annesine bakmaktan bıkar. Hele böyle hasta bir ana ya bakmak mecburiyetinden dolayı hiçbir kız onunla evlenmeye yanaşmamasından dolayı zihni karışarak,kendi kendine < annemi şu leoparların bulunduğu mıntıkaya bırakayım da kurtulayım> der.

                      Annesini sırtına alıp tepelere doğru çıkarken, ihtiyar kadın fısıldar gibi güçsüz sesi ile,

                      - Beni nereye götürüyorsun evladım deyince:

                      - Anne ben leopar avına çıkıyorum, sende bi kenarda dur,biraz hava al ; uzun süredir odada kapanmaktan bıkmışsındır der.

                      Kadın:

                      - Oğlum o halde dikkatli ol, şayet yuvasını bulursan sakın yavrusunu önceden almaya teşebbüs etme,hayvan güzel saklanmasını bilen cinstendir. Unutma ki ana leoparı vurmadan yavruyu alamazsın.

                       Bu sözler delikanlının içine işler. Birden hayvanlarda bile ne kadar kudretli olan analık şefkatinin yüceliğinin düşüncesi

Zihnini işgal eder. Pişmanlık ruhunu sarar.

Annesinin kendisini yetiştirdiği yılların hayalleri hafızasına  perde perde yığılmaya başlar.Aniden geri döner.

                       - Anne der, silahımı unutmuşum. Hem nedense bu gün içimde bir korku da var. Geri dönelim, sana bu kadar hava almak yeter.

                       Delikanlı hızlı adımlarla şehre dönerken, hiç ummadığı yerde  kayalıklar arasından bir leopar çıkar. Birden ne yapacağını şaşırır ve sırtında annesi ile beraber gücü yettiği kadar kaçmaya başlar.

                      İhtiyar kadın:

                      - Evladım leoparı iyi tanırım ya ölür yada öldürür. At beni önüne,kaç canını kurtar yalvarırım diyerek ellerini bırakır ve kendisini oğlunun sırtından aşağı salıverir. Arkasından kayan annesine,can havliyle daha fazla mani olamayınca,tek başına koşarak ağaçlıklar arasına dalar.

                      Bir müddet sonra heyecanı yatışıp döndüğü zaman da kemiklerini ve parçalanmış elbiselerini toplayacak güç bulamadan hıçkırarak oracıkta bayılır.

Ondan sonra yıllarca ıssız yerlerde,çöllerde dolaşır.Allahtan af diler. Vicdanından kaçmanın imkansız olduğunu idrak ettiği ve kendini bir kayalıktan aşağı atmayı düşündüğü bir gecede annesini rüyasında görür.

                      Artık bu ıztırap yeter evladım der,sana dargın değilim çünki biliyorum ki beni anlamış olarak ölüme terk etmiştin.

Geçmeyen yaralarımı sizi yetiştirmek uğruna kazandığımı ve sana yük olurken ne derece üzülebileceğimi,seni hayatımdan çok sevdiğimi anlatmıştım. Biliyorum beni anlamadan daha başka saadet veremezdin ki. Bir an için evladı tarafından anlaşılmak leopara yem olmaktan ağırdır. Ne olur bunu idrak et ve kendine kıyma,hayatına dön.

                       Bitkin bir halde uyanan adam,annesinin kendisinin son dakikada his ettiklerini bildiğine ve kendisini af ettiğine kani olarak yeniden hayatına döner…

 

                                   Salih BOZACIOĞLU

 

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

MÜCADELE

       M Ü C A D E L E

 

 

                            Bir çok insan gerçek bir kıymet olduğu halde,Etrafındakilerin hükmü kendisine

 uymadığı için kötü karşılanır.

Ama büyük işleri başarma gücü olan insanlar,beni anlamıyorlar düşüncesinden uzak,bu yaptıklarımın bir gün memleketin hayrına olduğu anlaşılacaktır gayesi ile çalışabilenlerdir.

                           Gerek ilim adamları, gerek veliler ve devrin meşhur adamları pek çok güçlüklerle karşılaşarak, halkın ve etrafındakilerin ,önlerine yığdıkları manialarla mücadele etmişlerdir.

Onların kabiliyetlerini ,başarılarını çekemeyenler, en iyi  insanlar için  en faydalı davranışlarını

ve icraatlarını bile dedikoduya dökebilirler.

                           Eğitimde geri kalmış memleketlerde halk ,kötü sözlerin rüzgarları ile bağlandıkları köklerden bile koparlar. Ama dava adamları sabırlıdırlar.güneşin sıcaklığı gibi yavaş yavaş

yayılırlar. Ülkeleri maddi manevi alanda geliştirenlerin güçleri hadiseler karşısında yılmamaları

ile ölçülüdür.

                           Sesim bu ahenksiz akorda çıkmıyor diyenler değil,bu akarda gerçek tonu buldur-

Malıyım diye tempo tutanlar vazifelerinde sebat ederler.

Ben bu kanunu teklif edersem tutunmam,ben bu gerçeği açıklarsam hakarete uğrarım,yiyiciler ve

Hortumculara hedef olmamak için susmalıyım,zihniyetinde olanlar, hiçbir zaman dava adamı

Olamazlar.

                           Hakikat nasıl olsa meydana çıkacaktır,bir kere örnek olmayı bile başarı sayarım

diyebilenler ,ilahi rızanın kudretine sığınırlar.Bu kudret,o kadar muhteşemdir ki, Hz.İbrahim’in

ateşe girerken korkusuz oluşunda,Hz.Musa’nın firavunun karşısındaki azametinde, Hz. İsa’nın

şikayet etmeyişinde ve Hz. Peygamberimizin müşriklere karşı sabrında en yüksek şekilde tecelli

etmiştir.      .

                            Beni  anlamıyorlar diye susmayı tercih edenlerden değil, hakikati anlatmak için

Mücadele benim yolumdur diyenlerden olmak,meselenin ve büyük mücadelelerin aslıdır.Kur’an-ı

Kerim Sad Suresinde < İnananlarla iyi işlerde bulunanları yer yüzünde bozguncular gibi mi tutacağız,yahut çekinenlere doğru yoldan çıkanlara yaptığımız muameleyi mi yapacağız > diye iyi işler

uğruna  yapılan mücadelelerin hiçbir zaman ziyan olmayacağını müjdeler. Büyük hedeflerin

mücadeleleri de çetin olur.

 

 

                          .

 

 

 

 

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ŞÖHRET VE SERVET

                                                 

                                                ŞÖHRET VE SERVET

 

 

 

                                  Hayatta hiç kimse emek vermeden,alın teri dökmeden eline geçenin kıymetini bilemez. Allah analara bir evlada sahip olmak zorluğunu yüklemeseydi,analar bu derece evlatlarının üzerine titrerler miydi? Çalışmak ve emek öyle sihirli bir ağırlık ölçüsüdür ki , alacağın her şeyi ,yapacağın her işi bununla tartmazsan daima

        aldanırsın.

                               Gerçek insan oh ne çok veya ne kolay kazandım diyen değil, bu kazancı hak etmeliyim diyebilendir.

        Çoğunluk şöhrete, servete, devlete kolay ve çabuk ulaşmak ister.Her şeye miras gibi hazırca ulaşmayı kar sayar. Halbuki bir anda kazanılanlar bir anda yok olur.

                                Engellerle savaşan,manalar atlayan, sabır çağlayanlarında yıkanıp beklemesini sabretmesini bilen ruhlar,ayrı bir kabiliyet ve güç kazanırlar. Hataları birer birer süzülür,tortular ayıklanır. Ondan sonra dışardan gelen kötü fikir ve haset dalgaları bu kuvvetli benliğe hiçbir şey yapamazlar.

                                 Gayesi şöhret ve servet olanlar aceleci, gayesi insanlığa rahmet olmak isteyenler sabırlıdırlar. Zira mesut bir hayat aşk ile başlayıp emel ile bitendir. Böylece de insanın ölünceye kadar yapacağı bir şeyler olduğunu bilmesi yüksek emellere duyulan aşkın ömür boyu olduğunu açıklar. Aslında bir insanın çalışmalarını ilahi rızada toplayıp, tüm maddi kazanç kaygısından arınması ,Allah’ın kemal sıfatının bir tecellisidir.

                                İnsan ben neden meşhur olamadım endişesinden sıyrılıp,kemal sıfatının

        tecellisi için çalıştıkça şöhret  kendiliğinden gelse de kıymet  ifade  etmez .

        Memleketi sanatta ilimde,ticarette, her türlü idarede yanlış yola saptıranlar,halkın alkış sarhoşluğuna ermek için önüne çıkan kurdeleleri kesmek uğruna koşanlardır.

                               Ama gerçek yollar hakkın sesi ile açılan yollardır. Bu yollar,hakkın sesini duyanların ruhlarında açılan bütün eğriliklerin dümdüz olduğu yollardır.

        Şöhret, servet ve devlet bu gerçek yolda ayağa takılan birer çakıl taşı gibi kalırlar.

 

                          .                          Salih BOZACIOĞLU

          

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

EVLİLİK

                        E V L İ L İ K 

 

             Aşk sultanlarından YUNUS Emre’nin şeyhi Tap tuk Emre’ ye köyün damat Olacak delikanlılarından biri gelip,elini öperek duasını ister.   Taptuk Emre ,ona evliliğin sorumlulukları  hakkında geniş nasihat ettikten sonra;

 - Bak evladım,kadın erkeğe hakkın emanetidir, emanete hıyanet,yaratana karşı gelmek gibidir. Eşini hoş tut,onunla iyi geçin der.

              Delikanlı gittikten sonra Yunus Emre’nin aklı bu sözlere takılır,kalır. Dergahın odunlarını sıra sıra ocak başına yığarken,köşede rutubetten açmış küçük bir bakla çiçeğine  içten bir sevgi ile bakıp,ezilmesin diye kuru dalları kenara yığar. Bu minicik eflatun yapraklara dalıp,kendi kendine < Yarabbi kudretinin bir işareti gibi duran bu incecik varlığa bile kıyamayıp karşısında ürperirken, içinde senin hanen bulunan bir gönlü kırmaktan sana sığınırım,ben bu kaygı ile imkansız evlenemem> diye için için sıkılan bir hal ile odunları yığar, işini bitirir.

                Tap tuk Emre’nin berrak bir su gibi olan gönlüne onun bu sıkıntısı gölge, gölge düşer. Yunus’u yanına çağırıp:

- Öğleden sonra hak dostlarından misafirlerim var, gel sohbetimize katıl,can kulak ol der…

                 Dergahın sessiz bir odasında yaşlı bir bacı,Horasanlı iki bilgin, Taptuk Emre ile Yunus bir gül bahçesi gibi toplanırlar. Bu sırada  sabahki  damadın düğün aşı gelir Sohbet böylece , evlilik hakları üzerine dökülür. her biri hikmet deryasından en güzel sözleri söylerler. Meclis dağılacağı zaman Yunus’un renkten renge giren yüzüne bakan Bacı Hatun Derki;

< Zamanında bana güzel Esma derlerdi.Allah’ın üzerine bütün renkleri işlediği müstesna bir çiçek gibi güzeldim. Ama pek kötü bir eşe düştüm. Hakaret,zulüm,kötü söz,sanki onun katığı gibiydi. İki evladım yetim olmasın diye ,kimseye şikayet etmeden nelere katlandım.

Bütün azdıracak fırsatlara kalbimi kapadım.Evliliğin sorumluluğu,vebali çoktur.Hayatın insana yalnız kendi nefsi için verilmediğini idrakle aşk yolunda çabuk çabuk ilerledim.Hakkın rızasından ayrılmayıp sabır edenlerin mertebesi pek büyüktür.>

               Bacı hatundan sora sözü Horasanlı misafir alır,derki;

Söz burada bitince, Tap tuk Emre der ki;

                Evlilikte sabırla, sadakatle gönül alemine hürmetle yürümeyen dünyada huzursuz, mana da Hakka gidecek kapıları bulamayıp,yolsuz kalır.Burada kör olan orada da kör olacaktır. Meclis dağılıp Yunus Emre kendi kendine kalınca;

                              < Açıldı sır balı şeyhin yüzünden,

                                 Can sefalar sürdü,tatlı sözünden,

                                  Masiva tozunu gönül yüzünden

                                   Tevhit ile sildim elhamdülillah > der.

         İnsanların eşlerine karşı davranışları,hayatlarının,felsefesi,ruhlarının sesi düşüncelerinin nefesi gibidir.

 

                                               Salih BOZACIOĞLU

                     

 

                                                    

 

 

 

 

             

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ASALET

                                                           A S A L E T

 

 

                                 Asalet hususunda herkesin ayrı bir fikri ve kanaati vardır.Kimisi isimlerinin sonuna bir eklenenlere, kimisi muazzam konaklarda dadılar,hizmetkarlar elinde büyüyenlere, kimisi Sultan.prens gibi unvanları olanlara, ekseri kimseler de paralara, hanlara, hamamlara göre karşısındakine asalet değeri verirler.

                                 Bence insanın asaleti, hakka güveni ve hayat merdiveninin basamaklarında kendini kaybetmemesiyle değerlenir.Açıkçası yükseldiği zaman kendini şaşırıp şımarmayan,,düştüğü zaman sabır etmesini bilip vakarını kaybetmeyen insan,hakikaten asildir.

Herkesin hayatında  inişler ve çıkışlar vardır.Ama insanın böyle hallerde kendini kaybetmemesi, özüne ve sözüne güvenilir bir kişi olmaktan şaşırmaması ne güçlü bir yoldur.

                              Hakikat yolundan ayrılmayarak ilahi rahmetlerle yıkanan her insan asildir.

Bulduğu zaman sevinç sarhoşlukları ile azıp masa başında sızan,bulamadığı zaman ona buna el ve dil uzatmaktan çekinmeyen insan filanca hanedana mensup prens unvanını taşısa ne kıymeti vardır.

                              Vaktiyle hizmetkarların, uşakların, gördükleri işleri imparator ailesi paylaşmışlardır. Ama hiçbir surette vakarlarından kaybetmediklerini yalnız kendi milleti değil

Diğer milletler bile takdirle görmüşlerdir.

 Bulunca bunayan,bulamayınca çalan bir bir insan olmamak asaletin ilk derecesidir. Cemiyete hayırlı olmuş tarihi simalar, büyük din adamları bu kaidenin dışına çıkmamışlardır.

Yüksek tepelerde yılanlarda,kartallarda vardır, ama oraya biri sürünerek biri uçarak gelmiştir.

Onun için,mevki ve para hiçbir zaman insanın manevi değerinin ve asaletinin ölçüsü olamaz.

                               Zenginliğin insana asalet bağışladığı devirler daima ahlakın çöktüğü devirlerdir.Çünkü en büyük hazine ilahi sevgi ile dolu bir kalptir. Bu hazine insana öyle bir asalet verir ki,insan en yüksek ve en mağdur zamanında sabırlı ve haysiyetli olmasını bilir.

                                Hz.Peygamberimiz ve İslam büyükleri yükseldikleri ve sabır etmeleri icap ettiği devirdeki tavrı hareketleri ile insanlığa hakiki asaletin en yüksek örneklerini vermişlerdir. Hakka yakın olup, O’na sevgisi ve saygısı olmayanın asaleti mi olur?

                                İnsan mana bilgisinden ve  Allah korkusundan uzaklaştıkça asaletten de uzaklaşır.Böyle bir insanı hiçbir rütbe hiçbir servet hiçbir sıfat iki alemde muzdarip olmaktan kurtaramaz. Asil azmaz Kem tozmaz, kim rabbinden korkarsa Allah ona mutlaka bir kurtuluş kapısı ihsan edecektir…

 

 

                                                                                                     Salih BOZACIOĞLU

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı